Çin Güncel Yazılar Savaş Tarihi

Tayvan Krizi: 21. Yüzyılın En Tehlikeli Satranç Tahtası

Çin, ekonomik gücü, askerî yatırımları ve teknolojik atılımlarıyla küresel sistemin yükselen aktörlerinden. Ancak onunla birlikte hep gündemde kalan kritik bir mesele var: Tayvan.

Tayvan, resmî adıyla Çin Cumhuriyeti, yıllar öncesinde ruhen ve siyaseten Çin anakarasından koptu. Bu ayrılık, 1949’daki Çin İç Savaşı’nın ardından komünistlerin Pekin’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan etmesiyle başladı. O dönem milliyetçi hükümet Tayvan’a çekildi ve o günden beri adanın statüsü tartışma konusu.

Bugünse bu tarihsel sorun, iki dünya devi ABD ile Çin arasında tırmanan gerilimin merkezinde yer alıyor. Tayvan, Çin tarafından ayrılıkçı bir eyalet olarak görülüyor; ABD ise Tayvan’ı örtülü şekilde destekliyor. Bu denge, bölgeyi zaman zaman savaşın eşiğine getiriyor ki bazı uzmanlara göre bu kriz, 3. dünya savaşının kıvılcımını çakma potansiyeline sahip. Çünkü Batı’nın gözünde Tayvan, yalnızca küçük bir ada değil; bölgedeki demokratik bir sığınak hatta Batı-Doğu rekabetinin sembolü.

Tayvan Krizi: Tarihin Gölgesindeki Ada

Tayvan krizi, yalnızca bir coğrafya veya bir bağımsızlık meselesi değil; Çin’in tarihsel kimliği, iç savaş geçmişi ve küresel güç dengeleriyle doğrudan ilişkili karmaşık bir sorun. Bu gerilimi anlamak için ilk sormamız gereken soru şu: Gerçek Çin hangisi?

Şaşırdınız değil mi? Çünkü hem Çin Halk Cumhuriyeti hem de Tayvan, yani Çin Cumhuriyeti, kendisini tarihsel Çin’in meşru varisi olarak görüyor. Bu nedenle mesele, sadece toprak değil; aynı zamanda tarih, meşruiyet ve kimlik mücadelesi…

Tayvan Aborijinler

En baştan başlamak gerekirse, Tayvan bugün 24 milyonluk nüfusa sahip olsa da bu adanın orijinal yerli halkı Çinliler değil. Tayvan’ın ilk sakinleri, genetik ve dilsel açıdan Malay-Polinezya halklarıyla akraba olan ve günümüzde ‘Tayvan Aborijinleri’ olarak bilinen topluluklar. Arkeolojik bulgular, adada 30 bin yıl öncesine kadar insan yaşamının varlığını göstermektedir. Ancak yakın zamana dek avcı-toplayıcı bir yaşam süren bu yerli halk, günümüzde yaklaşık 444 bin kişilik nüfusuyla Tayvan’ın yalnızca %2’sini oluşturmaktadır. 17. yüzyıldan itibaren özellikle Çin’in Fujian ve Guangdong bölgelerinden gelen Çinli göçmenler, balıkçılık ve tarım amacıyla Tayvan’a yerleşmiş ve zamanla adada demografik üstünlüğü ele geçirmiştir.

Peki 1.4 milyar nüfuslu dünya devi Çin Halk Cumhuriyeti varken neredeyse hiçbir büyük devletin resmen tanımadığı bu ada devleti neden Çin’in gerçek sahibi gibi davranıyor?

Bu soruya yanıt verebilmek için kısa bir tarih bilgisi vermek gerekecek: 1911 yılında Boxer Ayaklanması sonrası Çing Hanedanı’nın yıkılmasıyla Çin’de 2000 yıllık imparatorluk dönemi sona erdi ve Sun Yat-sen önderliğinde Çin Cumhuriyeti kuruldu. Bir süre sonra 1921’de Rusya’da ki Bolşevik Devrimi’nin etkisiyle Çin Komünist Partisi (ÇKP) kuruldu. Başlangıçta Milliyetçi Parti (Kuomintang) ile Komünist Parti arasında iş birliği olsa da, Sun Yat-sen’in 1925’teki ölümünden sonra yerine geçen Çan Kay Şek, Batı yanlısı politikalarıyla komünistlerle yollarını ayırdı. 1927’de Çan Kay Şek’in komünistlere karşı başlattığı tasfiyeler, Çin İç Savaşı’nın fitilini ateşledi.

Mao Zedong

Bu dönemde Mao Zedong liderliğindeki Komünist Parti, kırsal bölgelerde örgütlenmeye yönelirken, ülke aynı zamanda Japonya’nın 1931’de başlattığı işgaliyle ikinci bir cephede mücadele etti. İkinci Dünya Savaşı boyunca Japonya’ya karşı ortak mücadele verilse de dış düşman geri çekildiğinde iç savaş yeniden alevlendi. Yıpranmış milliyetçiler, Sovyet destekli ve Japonya’dan kalan silahlarla güçlenen komünist güçler karşısında tutunamadı.

1949 yılında Pekin’i ele geçiren Mao Zedong, 1 Ekim’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan etti. Çan Kay Şek ise ordusuyla birlikte Tayvan’a (o zamanki adıyla Formoza adası) çekilerek Çin Cumhuriyeti’nin burada devam ettiğini ileri sürdü ve ayrı bir yönetim kurdu.

O tarihten bu yana, Çin ile Tayvan arasındaki bu tarihsel kopuşun izleri asla kapanmadı. Taraflar arasında bir barış anlaşması hiçbir zaman imzalanmadı. Bu da teknik olarak komünistler yani Çin Halk Cumhuriyeti ile milliyetçiler yani bugünkü Tayvan arasındaki iç savaşın hukuken hâlâ sona ermediği anlamına geliyor.

Tayvan’ın statüsü, II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası belgelerde de gündeme geldi. 1943 Kahire Bildirisi, 1945 Potsdam Bildirgesi ve Japonya İmparatoru Hirohito’nun teslim konuşmasında, Tayvan üzerindeki Japon hâkimiyetinin sona erdiği ve adanın Çin’e iade edildiği belirtilmişti. Bu bağlamda Çin’in Tayvan üzerindeki hak iddiası yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda tarihî ve hukuksal gerekçelere de dayandırılıyor.

Tayvan Adı

Ancak Tayvan, Çin’in bir parçası olmayı reddediyor. Nüfusun ezici çoğunluğu etnik Çinli olsa da Tayvan halkı özellikle genç kuşak artık kendini farklı bir siyasi ve kültürel kimliğe sahip olarak görüyor.  Tayvan halkı giderek kendisini “Çinli” değil, “Tayvanlı” olarak tanımlamaya başlıyor. Tayvan’ın Ulusal Chengchi Üniversitesi’nin Seçim Çalışmaları Merkezi’nin anketine göre 1990’larda kendisini yalnızca Tayvanlı görenlerin oranı %17 iken, bu oran 2021 itibarıyla %63’e yükselmiş. Özellikle Hong Kong’da yaşanan gelişmeler ve Çin’in otoriter politikaları, Tayvan’da Çin’e karşı kimliksel ve siyasi bir kopuşu hızlandırdı. Tayvan yönetimi de bu yönde adımlar atmakta, örneğin pasaportlarda “Tayvan” ismini öne çıkarmaktadır. Bu da Çin’in endişesini derinleştirmektedir. Üstelik pek çok Tayvanlı, uluslararası tanınırlık da talep ediyor. Buna rağmen Tayvan’ı bağımsız bir devlet olarak tanıyan büyük ülkeler yok. Çin Halk Cumhuriyeti, “Tek Çin Politikası” çerçevesinde, başka ülkelerin hem Çin’le hem Tayvan’la diplomatik ilişki kurmasına izin vermediği için Tayvan’ı resmî olarak tanıyan ülke sayısı da azalmış ve birkaç yıl içerisinde 15’ten 8’e inmiştir. 2025 itibarıyla bunlar Guatemala, Paraguay, Haiti, Eswatini (eski adıyla Svaziland), Tuvalu, Marshall Adaları, Nauru ve Palau gibi küçük ülkelerdir. Bununla birlikte Türkiye de dâhil olmak üzere çoğu ülke Tayvan’ı diplomatik olarak tanımasa da, kültürel ve ekonomik ilişkilerini sürdürmektedir.

Kopmuş eyalet

Bu belirsizlik ortamında Tayvan, Çin için sadece bir “kopmuş eyalet” değil; aynı zamanda stratejik bir anahtardır. Çin Denizi, Japonya, Filipinler ve Güney Kore arasında yer alan bu ada, Pasifik’teki ticaret yollarının ve askerî dengelerin merkezinde yer alıyor. Ancak pek dile getirilmeyen bir sebep daha var: Tayvan, çip üretiminde dünyanın merkezi konumunda. Özellikle TSMC (Taiwan Semiconductor Manufacturing Company), Apple, Nvidia, AMD, Qualcomm ve Intel gibi devlere 5 ve 3 nanometre düzeyinde gelişmiş işlemciler üretmekte. Bugün ileri düzey yarı iletkenlerin %90’ı Tayvan’da üretiliyor.

Sadece çip değil, anakart, ekran kartı, SSD ve RAM gibi donanım bileşenlerinde de dünya pazarının %20’sinden fazlası Tayvanlı firmaların elindedir. ASUS, Acer, MSI ve Gigabyte gibi markalar buradan dünyaya açılmaktadır.

Bu nedenle Tayvan, savunma sanayii, yapay zekâ, otomotiv, akıllı telefon ve uzay teknolojileri dahil küresel teknoloji altyapısının vazgeçilmez bir parçasıdır. Tayvan Boğazı’nda yaşanacak bir kriz, yalnızca Asya’yı değil, küresel tedarik zincirini derinden sarsabilir.

Tayvan’ın bu stratejik konumu, ABD’nin adaya verdiği desteğin en önemli nedenlerinden biridir. Çin’in Tayvan’a yönelik bir oldu-bittisi, ABD açısından yalnızca jeopolitik bir kayıp değil, aynı zamanda teknolojik liderlikten vazgeçmek anlamına gelir. Bu sebeple birçok uzmana göre, Tayvan sadece bir ada değil; 3. Dünya Savaşı’nın potansiyel kıvılcımıdır…

Yeni Bir Soğuk Savaş mı?

Sözün özü Tayvan, 20. yüzyıldan miras kalan bir iç savaşın günümüzdeki yansıması olmaktan çıkıp, 21. yüzyılın en kritik jeopolitik gerilimlerinden birine dönüştü.

Tayvanlılar bağımsız bir ülke olarak kendilerini konumlandırırken Çin Halk Cumhuriyeti Tek Çin Politikası (One China Policy) adıyla Çin Halk Cumhuriyeti’nin Tayvan dâhil tek Çin Devleti olduğu iddiasında bulunuyor.  Bu hukuki karmaşa, Tayvan’ın uluslararası statüsünü de belirsizleştiriyor. Birleşmiş Milletler Tayvan’ı Çin’in bir parçası olarak tanırken, ABD gibi ülkeler “Tek Çin” politikasını benimseyip, Tayvan’ın bağımsızlığını tanımıyor ama adaya fiilî destek veriyor. Bu durum, Tayvan’ı yalnızca diplomatik değil, askerî açıdan da kırılgan hale getiriyor.

Hatırlarsınız, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, 2–3 Ağustos 2022 tarihlerinde Çin’in sert uyarılarına rağmen Tayvan’ı ziyaret etmişti. Ziyaret sırasında “Tayvan, dünyanın en özgür demokrasilerinden biridir” açıklamasını yaparak Pekin yönetimini doğrudan hedef aldı. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, bu ziyaretten önce “Ateşle oynayanlar kendilerini yakar” diyerek açık bir uyarıda bulunmuş ancak bu sözün sahadaki karşılığı aynı büyüklükte olmamıştı.

Ziyarete karşılık olarak Çin, Tayvan çevresinde geniş çaplı askeri tatbikatlar düzenledi; uzun menzilli füzeler ateşledi, savaş uçaklarıyla Tayvan hava sahasını ihlal etti ve donanma gemileriyle adayı çevreledi. Pelosi’nin ziyareti sonrası Pekin, ABD ile askeri ve iklim alanlarındaki iş birliklerini de askıya aldı. Bu gelişmeler, Tayvan Boğazı’ndaki krizi yeniden alevlendirdi.

Çin Komünist Partisi’nin dış politikası

Bugün itibarı ile ABD ile çatışma pahasına Tayvan’ın Çin’e katılması, Çin Komünist Partisi’nin dış politikadaki en öncelikli hedeflerinden birisi. Son yıllarda özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası benzer bir senaryonun Tayvan için de mümkün olup olmadığı tartışılıyor. Batılı uzmanlara göre, Çin bu durumu fırsata çevirerek Tayvan’a yönelik bir işgal planını hızlandırabilir ki Pelosi’nin 2022’deki ziyareti ise bu olasılığın ciddiyetini göstermiştir.

Pasifik’teki en önemli sorunlardan biri olan Tayvan’ın durumu, ABD’nin 2011’de duyurduğu ama bir türlü uygulayamadığı, askerî ve politik odağın Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e kaydırılmasını öngören Asya ekseni stratejisine (The Asia Pivot strategy) dönüş çabalarıyla daha da belirginleşti. ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi, dikkatini Pasifik’e yöneltme ihtimalini arttırdıysa da Çin-ABD arasında bir vekâlet savaşına dönüşmesi muhtemel İsrail-İran çatışmasının sonuçlanmasını bekleyecek ya da doğrudan İran’a müdahale de bulunarak Ortadoğu’da istediği düzenin bir an önce tesis edilmesini sağlayacaktır. Bu durum da Çin’e ordusunu güçlendirmek için çok kıymetli olan iki yılı kazandırabilir. ‘2027’bu rakamı bir kenara yazın.

ABD’nin Asya ekseni stratejisinin bir ayağını, Çin’in çevresini askerî ve diplomatik ortaklıklarla kuşatma stratejisi oluşturuyor. AUKUS (ABD–İngiltere–Avustralya) ve Hint-Pasifik’in NATO’su olmaya aday QUAD (ABD–Japonya–Avustralya–Hindistan) gibi ittifaklarla Çin’in etrafında bir denge mekanizması inşa ediliyor. Filipinler Denizi’nde yapılan çok uluslu tatbikatlar, ABD-İngiltere ikilisinin Avustralya’ya nükleer denizaltı satması ve Hong Kong’u 1 Temmuz 1997 tarihinde Çin’e devreden İngiltere’nin 2008’den sonra ilk kez bir savaş gemisini Tayvan Boğazı’na göndermesi, bu kuşatmanın sembolik adımları.

Çin Rüyası

Çin’in mevcut lideri Xi Jinping’den önce, Tayvan meselesi Çin dış politikasında önemli olmakla birlikte geri planda tutuluyordu. Ancak Şi, 2012’de iktidara geldikten sonra Çin’in sadece ekonomik değil, siyasi ve askerî olarak da küresel bir güç olması gerektiğini savunmaya başladı. Bu vizyonu “Çin Rüyası” ve “Çin’in yeniden büyük dirilişi” kavramlarıyla ifade eden Şi’ye göre, bu dirilişin gerçekleşebilmesi için Tayvan’ın Çin anakarasına katılması kilit önemde. Bu yüzden Tayvan konusu, Şi yönetiminde dış politikanın merkezine yerleşmiştir.

ABD ve müttefiklerinin hamleleri karşısında Çin pasif kalmamıştır. Çin, son yıllarda Tayvan çevresinde düzenlediği hava sahası ihlalleri ve büyük çaplı askerî tatbikatlarla dikkat çekiyor. Özellikle 1–4 Ekim arasında düzenlenen tatbikatlarda yüzlerce savaş uçağı Tayvan hava sahasına girdi. Fujian kıyılarında yapılan çıkarma tatbikatları, adeta “Tayvan nasıl işgal edilir?” sorusunun provasıydı. Ancak bu gösteriler, uzmanlara göre gerçek bir işgal niyetinden çok caydırıcılık amacı taşıyor.

Barışçıl birleşme

Pekin, 1990’lardan bu yana Tayvan’la “barışçıl birleşme” stratejisini benimsemişti. Bu strateji, ekonomik entegrasyon yoluyla Tayvan halkını kazanmayı, ama gerektiğinde askerî baskıyı da devreye sokmayı içeriyordu. Bu yaklaşım, tabii ki Tayvan’ın resmi bağımsızlık ilanı gibi “kırmızı çizgilerin” aşılması durumunda hızla sertleşebiliyor. Çünkü Pekin, Taipei ile diyaloğu eşit iki egemen güç arasında yapılan bir diyalog olarak görmüyor. Kendisinden ayrılmak isteyen isyancı bir eyaleti ile hiyerarşik bir konuşma olarak görüyor. Sadece bu tavır değil demokrasi yanlısı Hong Konglu gençlerin 2019-2020 yıllarına damgasını vuran protestolara, Çin’in tavizsiz ve sert yaklaşımı gibi olaylar genç kuşakların Çin kimliğinden kopuşunu hızlandırıyor. Bir de duygusal faktörler var tabii ki. 1895’te Japonya tarafından işgal edilen Tayvan, bu dönemde önemli bir ekonomik gelişme sürecine girdi ve Çin anakarasına göre daha müreffeh bir yapıya kavuştu. Günümüzde Tayvan’da kişi başına düşen yıllık gelir yaklaşık 72 bin doların üzerindeyken, bu rakam Çin’de 13 bin dolar (fikir versin diye söyleyeyim Türkiye’de ise 16 bin dolar, bizi kıskandığı söylenen Almanya’da 70 bin dolar seviyesindedir). Tayvanlıların Almanya’nın bile üzerinde bir yaşam standardını bırakıp, beş kat daha düşük bir refah düzeyine gönüllü geçiş yapmaları sizce olası mı?

ABD-Çin-Tayvan üçgeni

Neyse devam edelim ABD-Çin-Tayvan üçgeninde bu senaryo geçmişte de defalarca tekrarlandı. 1988–2008 arasında Tayvan’da görev yapan bağımsızlık yanlısı liderler, Çin’in sert tepkileriyle karşılaştı. ABD ise genellikle bu çıkışları frenleyerek Çin’le gerilimi yönetmeye çalıştı. 2008–2016 yılları arasında ilişkiler görece sakinleşti. Çin ile Tayvan arasında kültürel ve ekonomik yakınlaşmalar yaşandı; iki taraf liderleri ilk kez yüz yüze görüştü. Bu dönemin temelinde 1992 Mutabakatı yer alıyordu: her iki taraf “Tek Çin” ilkesini kabul ediyor ama yorumlarını farklı tutuyordu.

Fakat bu denge, Tayvan’ın 7. Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen’in 2016’da göreve gelmesiyle bozuldu. Tsai, (iki tarafın da “Tek Çin” ilkesini kabul ettiği) 1992 Mutabakatı’nı tanımadı ve Tayvan’ın bağımsızlığına yakın politikalar izledi. Çin bu hamlelere önce sessiz kaldı, ancak ABD’nin Tayvan’a askerî desteğini artırmasıyla birlikte baskıyı artırdı. 2018’den itibaren 10 büyük tatbikatın 8’i, ABD’nin bu tür hamlelerine doğrudan yanıt olarak gerçekleştirildi.

Silahlı birleşme

Pekin’in tutumu, Batı’da sıkça “saldırganlık” olarak yorumlansa da, birçok akademisyene göre bu adımlar daha çok tepkisel ve caydırıcı nitelikte. Çin’in “silahlı birleşme” stratejisine geçtiğine dair somut bir kanıt bulunmuyor. Çünkü böylesi bir operasyon, ABD müdahalesini tetikleyebilir ve Çin açısından ciddi ekonomik ve askerî riskler taşır.

Ancak sorun büyüyerek devam ediyor. Tsai sonrası göreve gelen Lai Ching-te, Çin’i ilk kez “yabancı düşman güç” olarak tanımladı. Bu söylem Tayvan anayasasına ve uzun süredir sürdürülen karşılıklı angajman ilkesine ters düşüyor. İç siyasette artan kutuplaşma, muhalefet üzerindeki baskılar ve sert söylemler, Boğaz’daki tansiyonu daha da yükseltiyor.

ABD’nin pozisyonu da belirsiz. ABD Dışişleri Bakanlığı “Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz” ifadesini artık resmi belgelerden çıkarmış durumda. Ayrıca Tayvan’ın en önemli stratejik kartı olan çip üretim devi TSMC, bazı faaliyetlerini ABD’ye taşımaya başladı. Bu da ABD’yi hep yanında görmek isteyen Tayvan’ın ekonomik gücünü erkenden masaya sürmesi anlamına geliyor.

Eski CIA Direktörü William Burns, Şubat 2023’te yaptığı açıklamada, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Çin ordusuna 2027’ye kadar Tayvan’a yönelik askeri hazırlıklarını tamamlamaları talimatı verdiğini belirtmişti. Bu açıklama, Pekin’in Tayvan’a karşı ciddi bir askeri kapasite oluşturma sürecine girdiğini gösterse de, bu doğrudan bir işgal kararı değil, hazırlık sürecine dair bir takvimdir. Daha önce, eski ABD Hint-Pasifik Komutanı Amiral Philip Davidson da benzer şekilde Çin’in 2027’ye kadar Tayvan’a saldırabilecek kapasiteye ulaşacağını söylemiş ve bu görüş “Davidson Penceresi” (Davidson Window) olarak adlandırılmıştı. Ancak Ortadoğu ve Ukrayna’daki savaşların gidişatı gibi gelişmeler Çin’in planlarını etkileyebilir.

Peki Tayvan Silahlı Kuvvetleri: Çin’e Karşı Caydırıcı mı?

Tayvan silahlı kuvvetleri, Çin karşısında uzun süreli bir savaşı tek başına kazanabilecek düzeyde olmasa da, modern yapısı ve ABD desteğiyle ciddi bir direniş kapasitesine sahiptir. Coğrafi olarak bir ada devleti olması, savunmasını avantajlı kılar. Yaklaşık 400 savaş uçağı ve 1200 kilometre menzilli Hsiung Sheng füzeleri sayesinde, yalnızca savunma değil, Çin’in iç bölgelerine yönelik sınırlı taarruz kapasitesine de sahiptir. Yine de Tayvan’ın askeri yapılanması, bir işgali tamamen önlemekten ziyade, olası bir saldırıyı geciktirerek ABD ve müttefiklerinin müdahalesi için zaman kazandırmayı hedefler. Bu nedenle caydırıcılığı sınırlıdır ve uzun süreli bir direniş için tek başına yeterli değildir. Gerçek caydırıcılık, Tayvan’ın askeri kapasitesinden çok, ABD’nin olası müdahalesi, uluslararası siyasi tepki ve küresel çip tedarik zincirinin çökmesiyle doğacak ekonomik kriz gibi dış faktörlere dayanmaktadır.

Tayvan Krizi: 21. Yüzyılın En Tehlikeli Satranç Tahtası

Sonuç olarak Tayvan, sadece bir ada değil; Çin’in ulusal kimliğinde ve Xi Jinping’in “Çin Rüyası” doktrininde merkezî bir hedef. Anakara ile birleşmesi, Pekin’in tarihsel ve ideolojik hedefleri arasında yer alıyor. Ancak Tayvan’ın fiilî bağımsızlığı, demokratik yapısı, ileri teknoloji üretimindeki stratejik konumu ve ABD başta olmak üzere Batı dünyasından gördüğü destek, bu birleşmeyi şimdilik engelliyor.

Taraflar doğrudan bir savaştan kaçınmaya özen gösterse de, gerilim her geçen gün daha kırılgan ve öngörülemez bir hal alıyor. Tayvan üzerindeki askeri, diplomatik ve ekonomik baskılar; sadece Doğu Asya’yı değil, aynı zamanda küresel tedarik zincirlerini, enerji güvenliğini ve teknolojik üstünlük mücadelesini de etkiliyor.

Bugün Tayvan Boğazı’ndaki kriz, yalnızca bir egemenlik meselesi değil; aynı zamanda 21. yüzyılın büyük güçleri arasındaki rekabetin en sembolik cephelerinden biri haline geldi. Çin’in kararlı ve sertleşen tutumu şimdilik değişecek gibi görünmüyor; ancak Tayvan’daki iç siyasi gelişmeler ve ABD’nin bölgede artan askeri varlığı, krizi daha da derinleştirme potansiyeli taşıyor.

Ukrayna’nın tamamı bizimdir” açıklaması

Bu videonun çekimine başladığımız sırada, dünya basını iki kritik gelişmeyi geçti: Vladimir Putin’in “Ukrayna’nın tamamı bizimdir” açıklaması ve ABD’nin yüzden fazla savaş uçağı ile nükleer kapasiteli bombardıman uçaklarını Orta Doğu’ya, İran karşısında pozisyon almak için konuşlandırdığı haberleri. Eğer vaktiniz olursa, daha önce hazırladığım Rusya-Ukrayna Savaşı ve İran-İsrail gerilimi üzerine videoları izlemenizi öneririm; çünkü bugün yaşanan birçok gelişmeyi, öncesinde öngörmüş olduğumu göreceksiniz. Her iki cephede de çatışmaların uzaması, hatta büyümesi olası görünüyor. Bu karmaşa, Çin’in 2027 için yaptığı askeri ve stratejik planları da ciddi biçimde sekteye uğratabilir.

Fakat tüm bu tabloya baktığımızda şu soruyu sormak gerekiyor: Dünya bu krizlerden sağ çıkabilecek mi?

SONUÇ

Artık barışı korumak, her zamankinden daha zor. 2000’li yılların başında olduğu gibi, Çin ile ABD arasında krizi yönetebilecek dengeli, karşılıklı saygıya dayalı bir diplomasiye ihtiyaç var. Ancak zamanın ruhu, sağduyunun değil, öfkenin egemen olduğu bir çağda ilerliyor. Devletlerin başında artık çatışmayı yatıştıracak “akil adamlar” değil, ateşi körükleyen hesapçı liderler var. Ve insanlar —evet, bizler— savaşın bedelini bile bile, sanki başka bir yol yokmuş gibi susuyor ya da seyrediyoruz.

Adı ister Üçüncü Dünya Savaşı olsun ister başka bir felaket, eğer insanlık bu çöküşten sağ çıkarsa, onu oraya sürükleyen ekonomik modellerin, kutsal sayılan inançların ve meşruiyetini yitirmiş siyasal sistemlerin ayakta kalması mümkün değil. Bu yıkım gerçekleşirse eski dünyanın tüm meşruiyet araçlarını da beraberinde gömecek.